Kendimle aramda kac dakika var

Hayatımıza ne kadar anlam yükleyebiliyoruz. Eğer bir film olsaydı hayatım ne yorumlar gelirdi acaba diye kaç kere düşünüldü. Hangi anlam enerjisinin içerisinde yaşadığımızı, farkındalık bilinciyle bile çok,çok gecikmeli olarak yakalayabiliyorken. Misal güneşin sekiz dakika önceki halini görüyor olmamız gibi, Güneşe baktığımızda her zaman 8 dakika öncesini görürüz.Güneş'in bizim yaşadığımız gezegen olan Dünya'ya uzaklığı 149.600.000 km'dir. ... Bu da dakikada 18.000.000 km yapar. Uzaklığı bu hıza bölersek 8.3 dakika yapar. Yani bunun anlamı şudur: Biz Güneş'e baktığımızda aslında onun yaklaşık 8 dakika önceki halini görüyoruz. Zamanda geriye gitmek için aslında gökyüzüne bakmak yeterli olabiliyor. Peki bu geçmiş zaman gibi görünen an, kendi önceliğimiz de olsaydı geçmişimizi görebilmek, geleceğimizi görmek olacaktı. Hayatımıza geriden geliyor olabilir miyiz? Kendimle aramda kaç dakika var? Bu dakikayı bulabilmemiz için kendi gerçekliğimizi yaratmamız gerekiyor. Yaşamın bir simgesi olan insan bedeninin akıl ile bir konuşmasını yaparak en azından bu dakikaya ulaşmaya çaşışacağız. Belki gelecek görünecek, ama önemli olanın an olduğunu bilen yalnızca anlayabilecek.. Şimdi şöyle bir soruyla başlayalım, kendimizi ne kadar kandırıyoruz? Bazen hayatımızda çıkarttığımız anlamları birleştirmek güç olur. Hayalini kurduğumuz bir ortama girdiğimiz de hayalimizde ki kadar özgür olmadığımızı fark ederiz. Cevabı olmayan boşlukların olduğu anılar vardır, yanyana gelmek isteyenler ama gelmeleri de imkansız olanlar.. Yaşadığım hayat gerçekten benim kontrolümde mi? Eğer kontrolün nerede olması gerektiğini anlarsak hayallerimiz de daha kontrolsüz olabiliriz. Hepimizin telefonunu bir yere koyduktan hemen 3 5 saniye sonrasında telefonum nerede diye düşündüğü olmuştur, Ya da elindekini başka yerde aradığı, gözlük kullandığı zamanlarda yine gözlüğü kafasının üzerinde unutup aradığı, en yakınımızda olanı en uzağımızda aramışlığımız vardır, ya da en lazım olanın hep uzakta olması sorunsalı gibi.. Çalınmış hissedersiniz o vaktinizi.. Aramanın tüm endişesi de bundandır. Lazım olmuştur aranan şey, yeri hazırdır, değerlidir, kaybolursa yerine eksiklik gelecektir. Yada o uzakta olanın hissettirdiği eksiklik duygusu gibi o da olsaydı her şey daha tam olacaktı, eksik hissedilen her anın tam yaşanılmamış hissedilmesi gibi. Az önce elimizde olan bir şeyi nasıl olurda hemen unuturuz. Devamlı güvenli bir yerde bulunduğunu bildiğimiz için örneğin bir çakmak genelde en çok elinde olanın aradığı bir hal alır. Çünkü onu başka bir şeye en ihtiyacımızı düşündüğümüz anda elimizden bırakmışızdır. Nereye bıraktığımızı düşünmeden, ama ona artık o kadar alışmışızdır ki nereye bırakacağımızı çok iyi bilrmişcesine olur bu her bırakışlar. En çok ihtiyacımız olan bir şeyi nasıl bilinçsizce en yakınımızda tutuyorsak, bu bilincin fazla farkındalığı, yalnızca ihtiyaç silsilesine göre ilerleyecektir. Yani hayatınızda çok fazla bir şeyleri aramak zorunda kalıyor, veya yanlış yapıyorsanız neye ihtiyaç duyduğumuza bakmak en kestirme yol olacaktır. Aslına bakarsanız bu öğneilmiş-çaresizlik veya koşullu öğrenmeye giden bir yoldur. Öğrenmişizdir bizi en huzurlu hissettiren ve bu öğrenilmiş duyguyu tekrar etmemesini sağlayan anlam yüklemediklerimiz olmuştur. Hayatımızda ne ifade ettiğini kendimizin üçüncü gözü gibi Örneğin sigara içen erkekler skorlu bir oyun oynarken, sinirlenip yaktığı bir sigarayı hatırlasın ve tekrar o skor oluştuğunda kişinin sigara yakma ihtiyacının doğması yüksek ihtimaldir. 2 yaşındaki bebeğe uygulanan deneyden de bunu biliyoruz zaten. Bu öğrenilenler hayatımızı kolaylaştırmak için mevcutlardır. Fakat bilinçli bir şekilde yön verilmediği durumda kişinin hareketlerini kısıtlayan etken haline de gelebildiğini görebiliyoruz. Bunun için şunu bile kontrol edebiliriz. Tam bir sene önce bugün napıyorduk. Çektiğimiz fotoğraflardan hatırlayabiliriz, yakın tarihlerde olan bir etkinlik vasıtasıyla hatırlayabiliriz. 1 sene önce ne yaptığımız ile bugün naptığımızı karşılaştıralım ve aradaki farklara bakalım. İstediğimiz yerde miyiz? Enerjimize ne kadar hakimiz? Bunları karşılıklı sorgulayarak zaten hatırlanan anılar karşısında farklı bir rotasyon sağlayacağı için beynin pratik düşünce yapısını geliştirecektir. Beynimizin gerçeklik olarak algılayış şeklini daha iyi anlayabilmek adına basitçe bahsedecek olursak; Mutlak, gerçek ve matematiksel zaman, kendisi ve kendi doğası gereği değişmeyen ve değiştirilmeyen şekilde akar ve diğer bir deyişle 'süre' denir; göreceli, görünür ve genel zaman, hareketle ifade edilen sürenin makul ve dış (ister hassas, ister değiştirilemeyen) ölçüsüdür, ki bu da genellikle 'gerçek zaman' olarak.. Bu durumu detaylı bir şekilde göreceğiz. Mutlak; Kendi başına var olan, hiçbir şeye bağlı olmayan, bağımsız, saltık. (bknz. TDK). Zaman kendi başına varolan ise onu hayretle inceleyecelim; Bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit ve Ömer Seyfettin'in bir sözüyle uzatmadan detaylandıralım; "Zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha ziyade ağırlaşan bir vicdan azabı duyarım." - Ömer Seyfettin

Bu sürenin belirli bir parçası, vakit cümlesini de; "Efendiler, az söylemek çok yapmak zamanı gelmiştir." - Attila İlhan

Belirlenmiş olan an yani bu yazıyı okuduğunuz an diyebiliriz. Çağ, mevsim olarak ele alabiliriz. Gül zamanı. Çocukluk zamanı. deyimiyle daha hatırlatıcı olacaktır. Bir işe ayrılmış veya bir iş için alışılmış saatler, vakit. Bir şeyi ararken nasıl vakit kaybettiğimizi düşündüğümüzden bahsetmiştik. Bunu bir şeyi arayıp bulmakla olduğu gibi, hayatımıza hep bulmak istediklerimiz de ona ayırdığımız saatler kapsadığından zamanın yine bizle birlikte bütünlenişi net şekilde görülür. Dönem, devir olarak ele alabiliriz ki; "Dedelerimizin zamanında burada bir kral yaşardı." - Reha Mağden Gök bilimi olarak baktığımız da ise; Olayların oluş ve akış sırasını belirleyen, düzenli ve dönemli gök olaylarını birim olarak kullanan sanal bir kavram.

Jeoloji olarak ele aldığımız da yer kabuğunun geçirdiği gelişimde belirlenen ve fosillere göre dörde ayrılan geniş evrelerden her biri. Bu evrelere şimdi girmeyeceğiz. Bir durumun varlığını ve yokluğunu bir çok defa tecrübe ediyorsak, zamanın sayesinde bunların iç içe geçmiş hallerine şahitlik edeceğiz. Dünyaya baktığımız da hem dünyanın içerisinde yaşayarak onun bir parçası oluyoruz ama aynı zamanda da bitkiler gibi bağlı bir kökümüzde bulunmuyor. Bizi evimizin salonundayken, salon olmaklıktan ayıran ve olmadığı şeyi tanıma evresine geçen bilinciz. Yani cisimiz. Burada cisimi ve maddeyi ayıralım isterseniz. Tek olana madde deniyor, tek teklerin bir araya gelmiş hali cisimleri oluşturur. İnsan ise hem madde hem cisimdir. Adem ile adamı tanımamız ile Havva ile kadını tanımamız ile başlanır. İlk çağ filozoflarına baktığız zaman elementleri araştırmaya çalışıp, onları anlamaya çalışmışlardır. Ateş, su, toprak, hava... İlk çağlardan beri, yaşamın kaynağını anlamak için yola çıkan çoğu büyük düşünürün çalışmalarına konu olan mistik dörtlü. Ait oldukları bir üst başlık olan elementlerin, öyle gizemli bir dünyası var ki, içine girdikçe daha fazla kaybolduğunu hissedebiliyor insan. 4 elementin geçmişine biraz bakalım; Empedokles'e göre, evrenin köklerinin(arche bknz.) ateş, su, toprak ve hava elementlerinden temel aldığı ve bu elementlerin bir araya gelmesiyle oluşan kombinasyonların ‘varlık’ olarak adlandırdığımız her şeyin yaratıcısı olduğu fikrini ortaya attı. Gördüğünüz gibi, bugüne kadar İyonya filozofları ateş, su ve hava elementlerini detaylıca incelemişti ancak bu üçlüye bir de toprağı ekleyerek 4 element öğretisinin temellerini atan Empedokles oldu. Antik Yunan filozoflarından Aristotoles ise, “Evrene dörtlü ritm hakimdir. Canlı cansız her şeyin yapısı dört ana elementten oluşmuştur” diyerek Empedokles’in bu önermesine katılsa da, bir eklemesi vardı: ona göre her element ‘sıcaklık, kuruluk, ıslaklık ve soğukluk’ unsurlarından ikisini içeriyor, bu da evrendeki dönüşümlerin temelini oluşturuyordu. Ateş sıcak ve kuru, hava sıcak ve ıslak, su soğuk ve ıslak, toprak soğuk ve kuruydu.

Ve tabii ki, bu gizemli dünyanın olmazsa olmazları: semboller. Dört elementin de karşılık geldiği bir sembol vardı ve tabii bu sembollerin de çeşitli anlamları. Eril ve dişi enerjiler gibi farklı açılardan yorumlansalar da, bu semboller temelde elementlerin yapısal özelliklerine dayanıyordu. Su ve toprak yer çekimine bağlı olarak aşağı düştüğünden sembolleri de yere bakıyordu, hava ve ateş ise uçucu olduklarından yukarı bakan semboller ile ifade ediliyorlardı. Ateş suyun, hava toprağın zıttı olarak biliniyordu. Ateşin bu yönü, yıkıcı ve yok edici nitelikleri de olduğu gerçeğinin önüne geçmiyor tabii. Biraz üzücü ama, belki de tarih boyunca gücün sembolü olarak kabul edilmesini, bu tahrip ediciliğine borçludur, ne dersiniz? Yaratılış ile ilgili efsanelerde, özellikle de mitolojide çok sık karşımıza çıkan suyun ise kaynaklarda, ateş elementinin zıttı olarak kabul edildiğini görüyoruz. Suyun etrafındakilerin özelliklerini özümseyerek geri yansıttığı biliniyor ve bu yansıma özelliği, eski çağlarda bilgeliğin simgesi olarak yorumlanmasına olanak sağlıyor. Dolayısıyla çevresindekilerin sahip olduğu niteliklere göre su şifalandırıcı da olabiliyor, tehlikeli de. Örneğin, mitolojide tanrıların hoşlarına gitmeyen bir durumda tufan yaratarak yıkımlara sebebiyet verdiklerini ve kızgınlıklarına sebep olanları cezalandırdıklarını görüyoruz. Bu da suyu oldukça değişken kılıyor.Hava... Eski Mısır uygarlıkları, ilk tanrı olarak bilinen Re-Atum’un sudan yükselerek kendi kendini yarattığına ve Şu (hava) ile Tefnut (nem)’un birleşiminden oluştuğuna inanıyor. Bir diğer inanış da, hava elementinin ateş ve suyun birleşiminden meydana geldiğini söylüyor. Hayat nefesini temsil ettiği düşünülen hava elementi, ses dalgalarını taşıma özelliği ile bağlantılı olarak iletişim konularıyla oldukça fazla bağdaştırılıyor. Ve son olarak toprak; katı, sabit ve ağır. Hava ile zıt özellikler gösterdiği bilinen, değiştirmesi oldukça zor element. Yunan mitolojisinde tüm tanrıların başı olarak anılan, ‘doğa-ana’ / ‘toprak-ana’ Gaia, Germen inanışına göre yeryüzü tanrıçasının adı olan Toprak Ana Nerthus, Roma mitolojisinde tanrıların yaratıcısı olarak bilinen ve “Toprak Ana” anlamına gelen Tellus... Tüm bu karakterler toprak elementinin yaratıcı özelliğinin tarih boyunca ne şekillerde karşımıza çıktığını yansıtıyor. İlk çağa gitmek istemediğimiz için bilincimizin hızlıca kavraması bu durumları yeterli olacaktır. Düşünmemiz gerekir ki aslında bazı maddelere yüklenen anlam hem kendini içermekte, hemde onu görenin verdiği bir anlama eşlik edebilmektedir. 4 elementinde simgeledikleri açısından bu durumu görmüş olduk. Mekan içerisinde sadece var olmak yetmemekle birlikte aynı zamanda mekana anlam yükleyen olarak insan karşımıza çıkarak, kendini dünya yüzeyinde yaşayan tüm canlılardan farklılaşmaktadır. İnsan düşünerek anlam yükleyendir. Kendini de bu sayede anlamlandırır. Ateş nasıl ki güç simgesini her şeyi yok ederek almaktadır, insan da bu yanlışa düşerek gücü ararken yokluğu gerçek kılmaktadır. Ama aynı duruma ateş içine atılanı yok eder diye de bakış açısına sahip olabiliriz. Bu sayede güç neye yönelirse, onu kendine benzeteceği ve yüklendiği anlama da sahip olacağı görürüz. Koca bir orman yanarken gördüğümüz güç değil, korku olur. Güçten korktuğumuz kadar hayatımız da güçlü kalmaya çalışırız. Orman yangının da gördüğümüz gibi bazen kendimizi hangi güce adadıysak farkında olmadan dönüştüğümüz güç, endişe ve panik durumu yaratabiliyor. Tepkisi de tabi ki ormanı söndürme çalışmalarının hız kazanmasıyla ateşin yani güclü olanın sönmesi, yok olması arzulanıyor. Farkında olmadan kuşandığımız güçlerimiz, enerjimizi emen anılar bütünlüğüne dönüşebilir. Tanınmanın en önemli metodlarından biri argümanlardır; eğer argümanlar ne kadar sağlam olursa, alınan kararlar o yönde sağlıklı olacaktır. Fakat yaşamdaki argümanlarımız karışık haldeyse, hepimizin yaşadığı karışık döngüleri harekete geçirir. Bunlar birbirine geçmiş halde de olabildikleri gibi tek boyut gerçeklikte tüm enerjiyi emerekte sağlayabilir. Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü kitabını okuyanlar daha iyi anımsayacaklardır. Son cümlesi; 'Belki de sürdürdüğüm yaşam, sürdürmem gereken yaşam değildir?'.. Argüman, bir kişiyi, belli bir sonuca inandırmak veya belli bir konuda ikna etmek için sunulan ifadeler bütünüdür. Philosophy Pages ise argümanı “içlerinden sadece bir tanesi haricinde hepsinin (“öncüller”) o bir adet önermeyi (“sonuç”) ispatladığı, birbiriyle ilişkili iki veya daha fazla sayıdaki önerme dizisi” olarak tanımlamaktadır. Bu tanım, ilk etapta anlaması zor olsa da, basitçe şu demektir: Bir argümanın içerisinde ikiden fazla önerme bulunur. Bunlardan bir tanesi ve sadece bir tanesi, varılacak “sonuç” olmalıdır. Geriye kalan önermelerin tamamı, o sonuca ulaşmamızı sağlayan veya sonucu destekleyen önermelerdir. Önerme (veya iddia), doğru veya yanlış olabilen (ama aynı anda hem doğru hem de yanlış olamayan) ifadelerdir. Önermeler, genellikle birden fazla öncülün bir araya gelmesiyle oluşur. Öncüller, bir önermeye ulaşabilmemizi sağlayan yapıtaşlarıdır. Öncüllerle inşa edilen önermeler bir araya gelerek, “sonuç” önermesine ulaşabilmemizi sağlar. TDK ise “argüman” sözcüğünü basitçe “iddia, sav” olarak tanımlamaktadır. Bu bakımdan, bilimdeki “tez” sözcüğü ile arasındaki paralellik görülebilir. Bir argüman üretirken amacımız, karşı tarafı ikna etmek ve gerçeği ortaya çıkarmaktır. Argümanların birçok çeşidi bulunmaktadır. En temel iki argüman türü Tümdengelimsel (Dedüktif, Çıkarımsal) ve Tümevarımsal (Endüktif) argümanlardır. Tümdengelimsel argümanlarda, vardığımız sonuç, o sonuca varmak için kullandığımız öncüllerin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu bakımdan tümdengelimsel argümanlardaki öncüller, varılan sonucu garanti ederler. Yani tümdengelimsel bir önermenin öncüllerinin doğru olup da sonucunun yanlış olması imkânsızdır. Bunu tipik bir örnekle gösterelim:


1. Öncül: Tüm insanlar ölümlüdür.

2. Öncül: Ali, bir insandır.

Sonuç: Ali, ölümlüdür.

Görülebileceği üzere, birinci ve ikinci öncüllerin doğru olup da sonucun doğru olmadığı bir durum düşünülemez. Öncüller, sonucu garanti etmektedir. Bu, tümdengelimsel argümanların temelinde yer alır.


Öte yandan tümevarımsal argümanlar, elde var olan öncüllerden yola çıkarak sonucu tahmin etmeye dayalıdır. Dolayısıyla öncüller ile sonuç arasındaki bağlantı olasılık temellidir; kesin değildir. Bilimin farklı dallarında, her iki argüman tipine de yer verilmektedir. Yine bir örnek verelim:


1. Öncül: Sokrates, Yunandır.

2. Öncül: Yunanların çoğu balık yer.

Sonuç: Sokrates, balık yemiştir.

Görülebileceği üzere bu örnekte öncüllerin her ikisi de doğru olsa bile, sonuç doğru olmak zorunda değildir. Çünkü burada yaptığımız tümevarımdır. Argüman analizini zor ve meşakatli kılan, kurulan argümanlarda yanlış veya doğru ifadelerin sıklıkla bir arada yer almasıdır. Bu yanlışları doğrulardan ayırmak için sadece dikkat yeterli değildir; aynı zamanda tartışılan konu hakkında bilgili, eğitimli ve donanımlı olmak gerekir. İşleri daha da zorlaştıran, argümanı geliştiren kişilerin basit ve ucuz yöntemlere başvurarak, etkili bir şekilde sizi ve halkı kandırmaya çalışmasıdır. Bir şekilde hatası bariz olacak bir cümleyi yeniden düzenleyerek, argümanların yanlış taraflarının örtülmesi sık başvurulan bir yöntemdir. Örneğin Dünya’nın yaşından söz ederken, “Dünya 6000 yaşındadır.” demek bariz hatayı göze sokmak olacaktır. “6000 yaşında olan Dünya...” diye cümleye başlamak, söz konuyu hatayı gizleyebilir. Fakat argüman yine de hatalıdır. Çünkü Dünya, kurduğumuz cümlenin yapısından bağımsız olarak 4.54 milyar yaşındadır. Cümleleri sinsice düzenlemek, doğruluk değerini değiştirmez. Sahtebilimciler bu tarz bir kelime oyunlarına başvurarak karşısındaki kişi yada kişileri kandırmaya ve çoğu zaman araya birkaç bilimsel terim de katarak argümanlarını güçlü göstermeye çalışırlar. Ancak bu yöntemleri tanıdığınızda, bu basit oyunlara da gelmemiş olacaksınız.


Fakat sadece “savunma”yı öğrenmek ile olmaz. Bilimi rehber edinen kişiler olarak, kaliteli argümanları nasıl inşa edeceğimizi de öğrenmeliyiz. Bunu, 3 adımda yapabiliriz:


İlk Adım: Sınırları Belirlemek

Bilimsel bir tartışmada argümanları, satrançtaki taşlara benzetebiliriz. Tartışma, temelde bir satranç oyununa benzer ve oyundaki her taş, farklı bir argümanı temsil eder. Piyonlar, satrançtaki gibi diğer taşlara göre daha az değere sahip olsalar da, çok kritik görevleri yerine getirebilirler. Ancak genelde tartışmalarda tarafların elinde bir "şah" ve bir "vezir" bulunur ve bunları en akıllıca oynayan, genellikle tartışmayı kazanır. Tıpkı satrançta taşlarımızı dikkatlice ileri sürmemiz gibi, tartışmada da argümanlarımızı çok iyi tasarlanıp, zekice sunmalıyız.


Argümanlar, pek çok farklı amaca hitap edebilirler: Örneğin kimisi, karşı tarafın iddiasını çürütmeyi hedeflerken, kimisi karşı tarafın beklemediği bir soruyu yönelterek o konuda düşünmesini sağlayabilir. Kimi argüman ise karşı tarafın gelecekte ileri sürebileceklerine karşı bariyer oluşturmayı hedeflemektedir. Bunların zamanlaması, sunum biçimi ve tasarımı çok büyük önem arz etmektedir.Bu sebeple bir kişi, argümanının sınırlarını çok iyi belirlemelidir. Bir argümanın sınırları, kişilerin o argümana neden inanacaklarını belirleyecek temel taşlardan biridir. Sınırları belirlemenin en kolay yolu, argümanı sunmadan önce yaptığınız önkabulleri ve ileri süreceğiniz öncülleri net bir şekilde ortaya koymaktır.


Bilimsel tartışmalarda önkabullerin ileri sürülmeden argümanlara geçilmesi genellikle argümanın zayıf olduğunun bir belirtisi olarak algılanmaktadır. Genellikle sınırlar, "... kabul edelim.", "... olduğu için ...", "Açık olarak ...", "... çünkü ..." şeklindeki kalıplarla belirtilir. Argümanınızı ileri sürmeden önce karşınızdakinin sizin önkabullerinizle hemfikir olduğunu bilmek iyi bir avantaj sağlayabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, beden dili ve duyguların ifadesi dahilinde vurgulayıcıların sık kullanılması karşıdaki kişide şüphe uyandırabilecektir. Bu sebeple çok sık bir şekilde "Açıktır ki..." gibi kavramların kullanılması sakıncalı olabilir. Unutmayın: Eğer ki konu bu kadar “açık” olsaydı, muhtemelen tartışmaya gerek olmazdı. Tabii doğru şekilde kullanılacak olursa, “ortada tartışılacak bir şey olmadığı” iması, özgüven göstergesi olarak da görülebilir. Tüm bunlar, içinde bulunulan duruma ve münazaranın konusuna bağlı olarak belirlenir.


Sınırları belirlemenin bir diğer önemli adımı, tartışmanın ana konusunun tartışılabilir olmasıdır. Örneğin, “Hava kirliliği çevreye zararlıdır.” gibi bir argüman, tartışılabilir yapıda değildir. Bugüne kadar yapılmış araştırmaların hepsi, zaten özünde olumsuz anlama sahip bir sözcük olan kirliliğin, çevreye zarar verdiği konusunda hemfikirdir. Dolayısıyla böyle bir konuda tartışmanın bir anlamı yoktur. Ancak hemfikir olunmayan nokta, kirliliğin çevreye ne düzeyde zarar verdiği olabilir. Bu durumda, “Hava kirliliği, kullanılabilir tarım alanlarını azaltan en önemli faktördür.” gibi bir tartışma konusu belirlemek ve sınırları buna göre çizmek faydalı olacaktır. Bunu belirtmemizin nedeniyse şu: Eğer ki bilimsel anlamda kesinlik düzeyinde olan konularda bir tartışma yürütülüyorsa, belki de zamanınızı daha faydalı ve belirgin bir tartışma konusunda harcamanız faydanıza olacaktır. Eğer tartıştığınız kişilerle bir sonuca varamadığınızı hissediyorsanız, belki de tartışmanın ana konusunu gözden geçirmeniz gerekiyordur.


Bu noktada, ana tartışma konusuyla ilgili geliştirilen argümanların aşırı geniş ve muğlak olmaması da önemlidir. Örneğin, uyuşturucu kullanımının topluma etkileriyle ilgili bir konuda, “Uyuşturucu topluma zararlıdır.” gibi bir argüman geliştirmek yersizdir. Argümanın temelinin sağlam olabilmesi için, ele alacağı konuya odaklanmış olması gerekir. Bu nedenle, “Yasadışı uyuşturucu kullanımı, gençler arasında çeteleşmeye neden olduğu için toplumsal düzene zarar vermektedir.” gibi bir argüman tercih edilmelidir. Bu yüzden argümanınızın sınırları ile tartışma konusunun sınırlarını belirlemek önemlidir.


Son olarak, ne tür bir argüman geliştireceğinizi belirlemek de, sınırların çizilmesi konusunda faydalı olabilir. En sık karşılaşılan argüman türlerini 4’e ayırmak mümkündür:


Olgulara veya tanımlara dayalı argümanlar: Bu tür argümanlarda kurulan cümleler, bir olgunun tanımından veya bilim camiası tarafından genel geçer olarak kabul edilen gerçeklerden bahseder. “Küresel ısınma, gezegenimizin ortalama sıcaklığının zaman içerisinde artmasıdır.” Şeklindeki bir argüman buna örnek olarak verilebilir.

Neden-Sonuç argümanları: İki olay, olgu veya süreç arasında neden-sonuç ilişkisi olduğunu ileri süren argümanlardır. “Çocuk felci aşısının icadı, çocuk felci hastalığını toplumumuzdan silip atmıştır.” argümanı buna bir örnektir.

Çözüm veya politika argümanları: Tartışılmakta olan bir sorunun çözümüne veya çözüm politikalarına yönelik argümanlardır. “Kutup noktalarında petrol aramak yerine, gezegenimizin petrol tüketimini azaltacak çözümleri aramalıyız.” argümanı buna bir örnektir.

Değer argümanları: Bu tip argümanlar, bir olay, olgu veya sürecin değeri ve/veya etkisiyle ilgili yargıları içerir. “Evrim Teorisi, modern bilimin en önemli teorilerinden birisidir.” argümanı buna örnektir.

Ayrıca argüman geliştirmenin bu noktasında terminolojinin belirlenmesi de ön kabullerin açık bir şekilde ortaya konulması için önemli ve faydalı bir adımdır. Günümüzde pek çok kavram, ilk ortaya atıldığından veya insanların genel olarak bildiğinden farklı anlamlar taşıyor olabilmektedir (örneğin "teori" sözcüğü halk arasında bir anlama, bilim camiasındaysa bambaşka bir anlama gelmektedir). Bu sebeple, bir tartışmadan önce, o tartışmada kullanılacak terminoloji hakkında hemfikir olmak önemlidir. İkinci Adım: Öncülleri Belirlemek

Öncüller, doğruluğundan emin olduğunuz veya varmaya çalıştığınız sonucu desteklediğini bildiğiniz önermelerdir. İçinde bulunduğunuz duruma göre, öncüllerin nasıl belirleneceği de değişecektir. Ama diyelim ki bir okul müdürüsünüz ve okulunuza yeni bir spor salonu yaptırıp yaptırmamaya karar vermeye çalışıyorsunuz. İçgüdüsel bir karar vermemek için, sağlam bir argüman inşa etmeye çalışabilirsiniz. Hem bu örnekten de görebileceğimiz gibi, bir argüman geliştirmenin tek amacı karşı tarafı alt etmek değildir; aynı zamanda kendi kendinizi ikna etmek için de argüman geliştirme yöntemlerini kullanabilirsiniz.


Bu noktada yapmanız gereken, kendi başınıza kalıp düşünmek, doğru ve güvenilir kaynakları kullanarak araştırma yapmak ve kendi bilgilerinize dayanarak gerçekleri derlemektir. Bu noktada, diğer uzmanlara ve bilirkişilere de danışmanızda fayda vardır. Diyelim ki okul müdürü olarak bunu yaptınız ve şu öncülleri ortaya çıkardınız:


İnşaat için gerekli para mart ayına kadar gelmeyecek.

İnşaat firması, ödemeyi almadan inşaata başlamayacak.

İnşaat, en az 8 ay sürecek.

Görebileceğiniz gibi, gerçekleri bir araya getirmek çok önemlidir; ancak bu, işin yarısıdır. Asıl iş, bunları birbirine bağlama noktasında başlamaktadır. Bu da bizi bir sonraki adımımıza götürür.


Üçüncü Adım: Öncülleri İlişkilendirmek

Öncüllerimizi birbiriyle ilişkilendirmek için gerektiği durumda bazı ara basamaklar kullanabiliriz. Bunlar, öncülleri birbirine bağlayan mantıksal ilişkilerdir. Bunlar, bir önceki basamakta tespit ettiğimiz öncülleri “mekanik” formattan çıkararak, günlük dil formatına sokmamızı sağlar. Benzer şekilde, bu ara basamakları kullanarak, bir münazarada karşı tarafa (veya karar verme aşamasında kendinize) kolay anlaşılır cümleler kurabilirsiniz. Okul müdürü örneğimizden gidecek olursak, öncüllerimizi şöyle ilişkilendirerek cümlelere dökebiliriz:


İnşaat için gerekli olan maddi kaynak Mart ayında geleceğine göre, parayı inşaat firmasına mart ayından önce ödeyemeyeceğiz. Eğer ki en erken mart ayında ödemeyi gerçekleştirebilecek olursak, en az 8 ay sürecek olan inşaat, Kasım ayından önce bitemeyecek. Halbuki okullar eylül ayında açılıyor. Bu durumda...

İşte bu cümleler silsilesini bitiren “Bu durumda...” kalıbı, aynı zamanda bizi bir sonraki basamağımıza götürecek. Ancak buna geçmeden önce, yukarıdaki cümlelerin ve öncüllerin birbirine nasıl bağlandığına tekrar bir göz atın. Özellikle de “en iyi duruma göre” yapılan hesaplamayı ve mantık zincirini anlamaya çalışın. Dikkatinizi çekebileceği gibi, “Bu durumda...” kısmından sonra gelecek olan yargının niteliği çok da önemli değildir. Bu mantık zincirinden geçtikten sonra, inşaatı yapmaya veya yapmamaya karar verebilirsiniz. Çünkü burada yaptığımız tümevarımdır. Öncüller, sonucu garanti etmemektedir. Fakat yine de öncüllerin doğruluğu, argümanın sağlamlığını göstermektedir. Bu noktadan sonra her ne karara varırsanız varın, en azından o sonuca ulaşırken kullandığınız adımlar geçerli olacaktır.


Öncülleri ilişkilendirme sırasında, çeşitli çıkarımlar yapmak da mümkündür. Bunu yaparken, bir sınırlar ve öncüller üzerine bir argüman inşa edilir. Görüleceği üzere burada yapılan, tuğla tuğla bir duvar örmek gibidir. Her bir tuğla, kendisinden önce gelenlerin üzerine inşa edilir. Sonuçta elde edilen ise, eğer ki tuğlaların her biri sağlam ise, sağlam bir duvar olacaktır. Az önceki örnekte de gördüğümüz üzere, bu kısımda argümanlar inşa ederken kullanabileceğiniz temel bağlaçlar "... şu anlama gelir ki ...", "... yani, ..." gibi kalıplardır. Dördüncü Adım: Sonuca Ulaşmak

Nihayet, eğer ki öncüllerimizin ve ara basamaklarımızın sağlamlığından eminsek, bir sonuç üretmeye hazırız demektir. Bu basamakta stratejik olarak önemli olan, bu noktaya gelene kadar kendinizi ve/veya tartıştığınız kişiyi her bir adımda ikna edebilmiş olmaktır. Eğer ki öncüllerinizde eksikler veya tartışmaya açık noktalar varsa, karşı taraf bunları size karşı kullanacak ve vardığınız sonuç her ne olursa olsun, bu sonucun geçerliliğinin altını oymaya çalışacaktır. Çünkü unutmayın: Karşı taraf da, en az sizin olduğunuz kadar haklı olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla argümanlarınızdaki eksikler, onlar için tartışma ve argüman inşa etme noktaları olacaktır. Bunları ne kadar azaltabilirseniz, karşı tarafa o kadar az malzeme vermiş olursunuz. Ancak eğer ki böyle bir sıkıntı yoksa, artık son noktayı koyabilir ve sonucunuzu karşı tarafa ilan edebilirsiniz. Aslında sonuç kısmı, çıkarımlar silsilesinin son basamağı ya da “son bir önerme” olarak görülebilir. Dolayısıyla bu son adımın doğru atılması çok önemlidir, çünkü bu noktadan sonra söz karşı tarafta olacaktır ve muhtemelen karşı taraf da düşüncelerinize ve bu noktaya kadar inşa ettiğiniz argümana var gücüyle saldıracaktır. Bu sebeple sonucunuz, karşı tarafın kendine güvenini sarsacak, bilgilerini ve iddialarını sorgulamasına yarayacak, size karşı söylemeye hazırlandıklarını zorlaştıracak kadar iyi tasarlanmış ve sunulmuş olmalıdır. Unutmayın: Bunun amacı, bir “savaşı kazanmak” değil, gerçeğe ulaşmaktır. Eğer ki argümanlarınız sağlam ve öncülleriniz doğruysa, gerçeğe yakınsınız demektir. Dolayısıyla karşı taraf da bunu görebilmelidir. Bunu gören biri, karşı argüman üretmekte zorlanacaktır. Yani bu, sizin için bir zafer ve karşı taraf için bir yenilgi olarak görülmemelidir. Bu, tartışmanın her iki tarafı için de bir başarı olarak görülmelidir. Benim için hayat sürekli bir öğrenme süreci, öğrenmekse derin bir tutkudur. Bilgiçlik taslamak ya da kuru kuru bilmek için değil, sahiden bilme, anlama isteği ile her yaşta yeni bir şeyler öğrenmenin sevinci yaşamım boyunca hiç terk etmedi beni." Murathan Mungan Ancak tüm bunları yaparken yine dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. İyi bir önkabulle sınırlarınızı çizip, iyi bir sonuca ulaşabileceğiniz gibi, kötü bir önkabulle yola çıkıp tamamen hatalı bir sonuca varabilirsiniz. Bir örnek verelim:


Öncül-1: Kuşlar, uçabilen hayvanlardır.

Öncül-2: Yarasalar, uçabilen bir hayvandır.

Sonuç: Dolayısıyla yarasalar kuştur.


Örneğin bu son derece hatalı bir sonuçtur. Çünkü yarasalar kuş değil, memelidir. Burada sizi hataya götüren, öncüllerin her birinin doğru olmasına rağmen aralarındaki ilişkinin hatalı kurulmuş olmasıdır. Kuşların uçabiliyor olması, her uçan canlının kuş olması gerektiğini (ya da kuşların uçabilen tek hayvan grubu olmasını) gerektirmez. Bu tip bir durumu doğuran, genellikle tartışılan konu hakkındaki bilgisizliktir. Kuşların ayırt edici özellikleri arasında “uçabilmek” yer almaz. Öyle ki, birçok kuş türü uçamaz bile! Halbuki biyolojik olarak kuşları diğer canlılardan ayıran bir özellik öncüller arasında seçilseydi; örneğin kuşların tüylerinin olduğu gerçeği öncül olarak kullanılsaydı, böyle bir hataya düşülmemiş olurdu. Gerçekten de yarasaların tüyleri yoktur ve bu, onların kuş olmadığını ispatlamaktadır. İşte bu sebeple bir argüman inşa edilirken, özellikle de öncüllerden yola çıkarak sonuca varılacakken, adımların son derece dikkatli atılması gerekir.


Okul için spor salonu örneğimizden devam edecek olursak; elimizdeki öncüllerin inşaatın tamamlanmayacağına işaret ettiğini görebiliriz. Bu durumda, inşaat kararının alınmaması makul bir sonuç olarak görülecektir.


Ama itiraz ettiğinizi duyar gibiyiz: “Ya başka bir para kaynağı bulunursa? O zaman inşaat yapılabilir!” Elbette! Bir argümanın bütün öncüllerinin doğru olması ve hatta sonucun mantıklı/makul olması, o sonucun gerçek olduğu anlamına gelmez. Unutmayın: Gerçekler, bizlerin onlara dair algısından tamamen bağımsızdır. Bizim mantık silsilemiz; en nihayetinde elimizdeki verilerin kalitesine bağlıdır. Eğer ki okul projesi için bizim bilmediğimiz bir para kaynağı bulunuyorsa, elbette sonuç hatalı olabilecektir. Zaten gerçek hayatta politikacıların ve güç sahiplerinin söyledikleri yalanlar, bu nedenle çoğu zaman etkilidir. Gerçeği söylememek yoluyla değil, bilinen bazı gerçeklerin üzerini örtmek suretiyle yalan söylerler. Böylece halk, kendisine söylenenin doğru olduğuna inanır; halbuki bilmedikleri diğer bilgiler, sonucu tamamen değiştirebilecek güce sahiptir. İşte mantıkta bu tip gizli öncüllere “örtük tasım” veya “örtük öncül” (entimem) denir. Örneğin bu durumda, başka bir para kaynağının bulunmadığı varsayımı örtük öncüldür. Argüman anlatımını biraz uzattım çünkü bu sizin hayatınızda da manipüle olmanızı engelleyecek, farkındalığınızı arttıracak bir gerçeklikte yardımcı olacaktır. Gerçekleri ne kadar saptırabildiğimizi görebiliyoruz. Cümleleri kullanarak neler yapılabildiğini de gayet iyi anladık. Bu durumda aynı şeyi kendimize yapma olasılığımız nedir? En çok ihtiyacımız olan şeye bir çakmak gibi öğrenilmiş kabulleri mi yansıtıyorum? Yaşamımız da kurabildiğimiz en sağlam gerçekliğin yalnızca kendimizde olanına ayak uydurabildiğimiz kadar, bunların bilinmesi ve oluşturulması tamamlanmayı beraberinde getirecektir. Ruhuna yakışanı giymeye çalışıyor insan bazen belirli, bazen belirsiz. ruhunu hissetmeli insan, olabildiğine haykırmalı hayata ve her haykıranı bilmeli kendinden.. Ses olur, yazı olur, resim olur, müzik olur ama illa ki bir şey olur.. Sen hangi şeyin kendisisin, bunu bilirsen belki birbirimizi bilebiliriz.. Hiç sevebilir mi insan? Hiç sevmez mi insan? Akılla son konuşmamızı yapalım; Akılla bir konuşmam oldu dün gece Sana soracaklarım var dedim Sen ki her bilginin temelisin Bana yol göstermelisin Yaşamaktan bezdim ne yapsam Birkaç yıl daha katlan dedi Nedir dedim bu yaşamak Bir düş dedi birkaç görüntü Evi barkı olmak nedir dedim Biraz keyfetmek için Yıllar yılı dert çekmek dedi Bu zorbalar ne biçim adamlar dedim Kurt, köpek, çakal, makal, dedi Ne dersin bu adamlara dedim Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi Benim bu deli gönlüm dedim Ne zaman akıllanacak Biraz daha kulağı burkulunca dedi Hayyam'ın bu sözlerine ne dersin dedim Dizmiş alt alta sözleri Hoşbeş etmiş derim dedi Ben olmayınca bu güller yok Ben olmayınca bu serviler yok Kızıl kızıl dudaklar yok Mis kokulu şaraplar yok Sabahlar, akşamlar yok Sevinçler tasalar yok Ben düşündükçe var dünya Ben yok o da yok

Ömer Hayyam



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Umut