“Meşru olan korkuyla sinirsel paranoya arasındaki ince sınır nedir?

“Meşru olan korkuyla sinirsel paranoya arasındaki ince sınır nedir? Ya da böyle bir sınır var mıdır?” sorusuyla başlar “Böcek” isimli oyunun yönetmeni Brenna Fre- estone paranoya konusunu tartışmaya. Oyun günümüzde Oklahoma kentinin dış mahallelerinden birinde bir motel odasında geçer. Agnes bu motel odasında yaşa- maktadır ve garsonluk yaparak geçimini sağlar. Aynı zamanda eski mahkûm olan eski eşi Jerry Goss’dan saklanmaktadır. Arkadaşı aracılığıyla tanıştığı savaş gazisi Peter’le motel odasında birlikte yaşamaya başlarlar. Peter’in Irak’taki savaş, ufolar ve intihar saldırılarına dair paranoyaları vardır. Oyun ilerledikçe Peter’in düşünme biçimi Agnes’e de sirayet eder ve Peter ve Agnes kendilerini odaya hapsedilmiş halde bulurlar.

Bu çalışmayı yaparken soğuk savaş dönemi Amerika Birleşik Devletleri’nden baş- layıp günümüze dek paranoya duygusunun toplum içerisinde nasıl yaratıldığını ve ardından bireylerin devlet ya da askerle olan ilişkisinde değil de birbirleriyle kur- dukları ilişki içerisinde bu paranoya duygusunu temellendirip sürdürmeye devam ettiğini ve paranoya dediğimiz duygunun temelde ne kadar “erkekçe”, bir diğer değişle “erk”in, “erkekliğin” yitimine dair bir kaygı olduğunu “Böcek” adlı oyunun sembolik dilinin yardımıyla tartışacağız. “Erkekçe” dediğimiz kaygının temelini Sig- mund Freud’un paranoya duygusunu açıklarken norm dışı cinsel yönelimlerin bas- tırılmasına ilişkin söyledikleriyle açımlayacağız.

Öncelikle paranoya duygusunun tanımına bakıldığında paranoyanın delice bir san- rı olmadığını, daha çok bir depresyon belirtisi olarak görüldüğünü ve sonra psi- kiyatrinin paranoyayı sinirsel hastalıklar sınıfına koyduğunu görürüz. Tanımı yıllar içerisinde değişen paranoya Hipokrat tarafından “dışında” anlamına gelen “para” kelimesiyle “akıl” anlamına gelen “nous” kelimelerini birleştirerek oluşturulmuştur. Ortaya çıkan kelime, akıldışına denk gelen bir anlam taşır. Bu şekilde bugün de paranoya duygusuna dair bir fikir ediniriz. “Akıldışında” kalan; aklın ötesinde yara- tılan korkulara göz atıldığında, Freud’un söylediklerinden çok farklı bir noktayla kar- şılaşmayız. Freud norm dışı cinsel yönelimlerin bastırılmasının paranoya sürecinin temelinde olduğunu söyler. Ayrıca Freud paranoya duygusunu libidonun kişinin üzerinde yaptığı aşırı yükleme ve kendine duyulan derin saygı ve kimlik gibi me- selelerle ilintili olan narsisizm ile de ilişkilendirir. Bu tanımları incelediğinde oyun içerisinde ayrıntıyla incelemeye çalıştığımız Peter karakterinde bu ve benzeri bir sürecin devam etmekte olduğunu görürüz. Oyundan belli alıntılar yaparak meseleyi daha ayrıntılı şekilde inceleyeceğiz.

Paranoya duygusunun metindeki izini sürmeden önce soğuk savaş döneminde- ki sosyal ve politik ortamın ne şekilde bireyler üzerinde paranoya veya benzeri bir tutumu yarattığını göstermeye çalışacağız. Soğuk savaş sürecine damgasını vuran atom bombasının da vücut bulduğu haliyle çağrıştırdıklarına bakacak olur- sak yine bir iktidara işaret ettiğini anlamak güç olmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir silahlanma yarışı sürecinde erkekliğin ve erkek egemen güdümlü ideolojinin de oluşturulmaya çalışıldığı bir dönem karşımıza çıkmaktadır. İdeolojinin öznesi konu- muna getirilen her birey sistem içerisinde bizzat yer aldığına ikna edilip, bir yüksek mekanizmanın gözlerinin üzerinde olduğu hissettirilmektedir. Dolayısıyla okuldan başlayıp askerlikle devam eden bu süreçte erkek, baba ocağının başı konumunda her türlü sistemin temsilcisi konumundadır ve temsilcisi olduğu gücün karşı karşı- ya bulunduğu her hangi bir tehlike kendisine de yöneltilmektedir. Bu sistem-birey birlikteliğini oyun içerisinde Peter karakterinin kanını emen böcekler metaforu üze- rinden açıklayacağız.

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayıp 1990’lara kadar süren soğuk savaş sürecine baktığımızda süreci Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki askeri olmayan anlaşmazlık olarak nitelendirebiliriz. Sürecin silah- sız bir süreç olmasına rağmen iması bulunan atom bombası süreçteki gerginliğin sembolü konumundadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler arasındaki bu gerginlik yeryüzünde ve uzayda devam eder. Süreç her ne kadar silahsız bir gerginlik süreci olsa da Amerikan halkında yaratılmaya çalışılan düşman algısı, görünürde bir tehdidin olmaması, halkta paranoyanın temellerini oluşturmaktadır. Süreç içe- risinde silahlanma imalarıyla başlayan güç dengelerini koruma yarışı, Amerika’nın önce Vietnam’da ardından Körfez Savaşı’yla Irak’ta yaşadığı başarısızlıklar ve as- kerler üzerinde yaptığı deneyler halkta imalar üzerinden yürüyen algının hassaslaş- masına neden olur ve beyin yıkama, insanın boyun bölgesine yerleştirilen çipler ve insanın bu gibi yöntemlerle kontrol altında tutulmaya çalışılması, Amerika halkları üzerinde ciddi bir kaybın korkusunu yaratmıştır. Yukarıda belirtmeye çalıştığım pa- ranoya duygusunun “erkekliğin” yitimine ilişkin olması da yine iki ülke arasındaki erk mücadelesi ekseninde ilerlediğinden, Sovyetler Rusya’sının muhtemel saldırısı ya da işgali halkta ciddi bir tehlike olarak adlandırılmaktadır. Bu korku 1950’ler- den başlayarak ciddi bir korku ortamı yaratmıştır. Oyun içerisinde örneklemeye çalışacağımız paranoya duygusu savaş gazisi Peter karakterinde belli paranoyak duyguları beraberinde getirmektedir. Karakterin Agnes isimli 40’lı yaşlarında bir kadının motel odasındaki evine yerleşmesiyle adım adım Peter’in tüm kaygılarını ve paranoyak düşünme şeklini Agnes’e aktarmıştır. Oyunun sonunda Agnes de artık sanrılı bir düşünce sistemine sahiptir. Agnes’in on yıl önce yitirdiği oğlu üzerinden yaratılan paranoyası yine yitirilmiş ya da yitirilme tehlikesi altında olan bir durumdan kaynaklanmaktadır.

Paranoya’nın tanımına geri dönecek olursak şunu belirtmeliyiz ki paranoyakça duy- gular her ne kadar abartılı ve temelsiz olsalar da tamamen akıldışı değillerdir. Bütün karmaşık durumlar bir şekilde belirgin olmayan deneyimlere işaret etmektedir, bu belirgin olmayan davranışları ise bilginin ya da deneyimin elde edilişi açısından “duyamama” ve “görememe” olarak iki duyu organımız üzerinden yürüttüğümüz vakit, Batılı insanın alışık olduğu görme duyusunun anlık kaybı ya da kaybının iması dahi, tekinsiz ortamın yaratılmasına temel hazırlamaktadır. Camille Paglia’nın “Batılı görerek bilir. Algısal ilişkiler kültürümüzün merkezindedir.” Sözünde de gördüğü- müz şekliyle Batılı göremediği şeyi deneyimlememiş olarak algıladığı için bu du- rumlar korkunun kaynağı durumundadır. Sokrates’in de belirttiği “Konuş ki seni gö- rebileyim.” sözü aracılıyla Shakespeare’nin “Hamlet” oyunun ilk satırlarına bakarak esas inceleme konumuz olan paranoya duygusunu “Böcek” oyununda örneklemeye çalışacağım. Oyunun açılış sahnesine yakından bakacak olursak:

“Barnardo: Kim var orda?

Francisco: Sen söyleyeceksin! Dur orda paraloyı ver! Barnardo: Yaşasın Kral!

Francisco: Bernardo musun?

Bernardo: Benim, ben.” (Shakespeare, 1999, s. 1)

Oyunun açılış sahnesine baktığımızda görme yetisinin karanlık tarafından bir süreli- ğine de olsa tehdit edilmesi, güvenlik görevlisi olan iki kişi arasında ciddi bir güven- sizlik ortamı yaratmaktadır. Ta ki, “Yaşasın Kral” parolası gelene kadar. Parolanın özüne baktığımız da ise Kral’ın (erkin) devamlılığının onaylanması ve ilan edilme- si, dönem açısında ciddi bir paranoya duygusunu imlemektedir. Çünkü paranoya duygusu içerisinde yaşanan süreci yansıtmaktadır. Şimdi Böcek oyunun prolog bölümünde benzer bir görme kaybının kısa süreli tehdit altında olması durumuyla karşılaşırız.

Motel odasında Agnes sarhoş şekilde müzik dinlemektedir, Telefon çaldığında ce- vap alamaması tekinsiz bir ortam yaratıp ses düzeyinde kalan temsiliyet asıl korku- nun sebebi niteliğindedir.

"Agnes:’Lo? Alo?(Bir an.)

Alo?(Bir an.)

(Bir an.)

Jerry? Sen misin?" (Letts, s. 1)

Oyunun açılış sahnesinin böyle bir tek taraflı konuşmayla açılması ve telefonda ses düzeyinde dahi bir temsiliyetin olmaması korkuyu getiren durumlardır. Oyunun en başında Agnes karakteri yazının başında yönetmenin meşru olan korku dediği noktada karşımıza çıkar.

Prolog bölümünde Agnes’in cevapsız telefonları aracılı- ğıyla korktuğuna şahit olmaktayız ki oyun ilerledikçe başta meşru olan korku yerini gittikçe sanrılı düşünce biçimine bırakacaktır. Oyunun birinci sahnesinde Agnes’in arkadaşı RC’nin Peter’i Agnes’in motel odasına getirmesiyle başlayan Peter Agnes birlikteliği oyunun son sahnesinde ikisinin otel odasında kendileri ateşe vermele- riyle sona erene kadar devam edecektir. Çiftin meşru korku ve sanrılı düşünce ek- seninde devam eden ilişkileri oyun içerisinde izlenebilmektedir. Ayrıca ilk sahnede öğrendiğimiz Agnes’in eski kocası ve cevapsız telefonların da sahibi olan Jerry Goss korkunun en temel kaynağı niteliğindedir ve oyun boyun sık sık ortaya çıkıp kendini hatırlatacaktır. Peter’in Agnes’in odasında kalmaya karar vermesinden son- ra aralarında geçen konuşmalara baktığımızda ilk andan itibaren Peter’in düşünme biçiminin izlerini sürebiliriz.

“Peter: Çünkü bazı şeyleri görebiliyorum, hissedebiliyorum. Sanırım bu insanları çok rahatsız ediyor.” (Letts, s. 13)

Yukarıda alıntılanan Peter’in sözleri üçüncü sahnede ortaya çıkacak böceklerin ön- ceden çağrıştırılması niteliğindedir. Ortaya çıkan böcekleri sadece Peter’in göre- bilmesi ve böceklerin cinsiyetleri üzerinde daima erkek yorumunun yapılması ve Peter’in böcekleri tarif ederken kullandığı kelimeler Peter’a ve paranoya duygusu- na ilişkin yorumlar yapmamıza yardım eder niteliktedir. Peter ve Agnes arasında devam eden konuşmalar aracılığıyla bir yandan Peter’in ve Agnes’in geçmişlerini öğrenirken bir yandan da döneme ilişkin bilgiler edinmekteyiz. Peter’in babasına ilişkin söylediklerine bakacak olursak:

“Peter: Kuzeyde Panhandle var ya;işte oralıyım. Babam vaiz. Agnes: Hangi kilisede?

Peter: Kilisesi yok.

Agnes: Cemaatiyle nerde buluşuyor?

Peter: Aslında cemaati de yok. Agnes: Ya?” (Letts, s.16)

Kilisesi ve cemaati olmayan bir vaiz gösterileninden (signified ) ayrılmış bir göste- ren (signifier ) halinde ortalıkta savrulmaktadır. Bu noktada vaiz kimliğiyle Peter’in babasının bir kilisesinin ve bir cemaatinin olmaması bize “Büyük” anlatıların öldüğü bir zamanı imlemektedir. Büyük anlatılardan en temel olan “Din” anlatısı geçerliliğini yitirmiştir. Jean-françois Lyotard tarafından dile getirilen “Büyük Anlatıların Ölümü” (Death of the Meta-narratives) postmodern bir çağa işaret ederken, bu çağın en temel özelliği olarak merkezi bir bilginin olmayışı bireylerin paranoya duygusuyla yakından ilişkisini kurmaktadır. Nitekim Peter’in babasıyla ilgili verdiği bilginin ar- dından Agnes’le aralarında geçen konuşmaya baktığımızda içinde bulunduğu hali çok açık şekilde ortaya koymaktadır ve düşünce şekli sanrılı şekildedir. Alıntılaya- cak olursak:

“Peter: Resimde bir şeyler var.

Agnes: Bir şeyler mi?

Peter: Evet.Gizli,birden görülmeyen bir şeyler.

Agnes: Nasıl yani? Ne demek istiyorsun?

Peter: İnsanlar falan. Dikkatli bakarsan görebilirsin. (Agnes resmi inceler)

Peter: Ancak çok dikkatli bakarsan görürsün.” (Letts, s.17)

Yukarıda alıntılanan kısmın belirttiğimiz şekilde büyük anlatıların çöktüğü bir çağa işaret ederken hemen ardından paranoya duygusunun ağır bastığı bir konuşmanın gelmesi tesadüf değildir. Oyun içerisinde iki noktada benzeri bir döneme işaret edilmektedir. Peter ve Agnes, Peter’in aldığı eğitimden bahsederken aynı şekilde evde eğitim aldığını çünkü babasının okullardaki eğitime inanmadığını belirtir. Bu konuşmalar devam ederken Agnes’in Peter’i onunla kalmaya işaret etmesi yine Ag- nes’in içinde bulunduğu açısında önemli noktalara işaret etmektedir. Her ne kadar Peter’i da tanımasa da dışarıdan gelebilecek birçok tehlikeye karşı içeride Peter’in sağlıyabileceğini ima ettiği bir nebze güvene ihtiyaç duymaktadır. Hemen ardın- dan Agnes’in kapıyı kilitlediğini görürürüz. İkinci sahnede sabah uyandıkları vakit duştan gelen seslerden içerde Peter’in olduğunu düşünen Agnes karşısında eski eşi Goss’u gördüğü zaman bir kez daha tehlikenin farkına varır. Goss Agnes’i bir kez daha döverek ayrılır yanından ve o sırada Peter gelebilir ancak.

Peter ve Agnes arasında geçen konuşmalarda yavaş yavaş Peter’in Agnes’i sanrılı düşünme bişi- mine doğru sürüklediğini izlemekteyiz. Peter’in “İnsanlar sana bir şeyler yapabilir. Hem de senin hiç bilmediğin şeyler.” Sözü Agnes için ciddi bir “aşırı farkındalık” yaratarak düşünme şeklini etkileyecek niteliktedir. Peter’in aşağıda alıntılnan sözü yine yukarıda bahsettiğimiz türden anlatıların öldüğü ve bilgi alma biçimlerinin de- ğiştiği dolayısıyla bilgi ve iktidar suçortalığının bir nebze daha arttığı bir dönemi imlemektedir.

“Peter: Yo, bence hiç de [emniyette] değiliz.Asla, hiçbir yerde emniyette değiliz. Belki eskiden, çok eskiden olabilir. Ama o günler geride kaldı. Artık bu gezegenin hiçbir yerinde eminiyet yok. Teknolojinin gelişmesi, kimyasal maddeler,haber alma teknolojisi... bütün bunlar onu yok etti.” (Letts, s. 30)

Peter’in Agnes’in düşünme biçimini değiştirmesindeki en önemli etken Agnes’in on yıl önce süpermarkette çocuğunu kaybetmesidir. Agnes’in tek bilmediği nokta budur oyun içinde belirtilen, dolayısıyla Peter içinde rahatlıkla çıkarımlar yapabile- ceği tek noktadır. Nitekim oyunun sonuna geldiğimizde artık Agnes’in çocuğunun neden ve nasıl kaybolduğuna ilişkin ciddi bir fikri vardır.

Üçüncü sahneden ortaya çıkan böceklerle birlikte artık Peter’in düşünme biçimi ve içinde bulunduğu konum daha rahat belirtilmiştir. Fakat Agnes için de bu ciddi bir karar verme sürecidir çünkü böcekleri gördüğüne inanmak zorundadır ve dok- tora gittiklerinde bile böceklerin ısırıklarını kendilerinin yaptığını söyleyen doktara rağmen böcekleri gördüğüne inanmak zorundadır. Böceklerin çeşidi ve cinsiyeti üzerine yapılan uzun tartışmalarda böceklerin yaprak bit mi, kene mi yoksa başka türlü bir böcek mi, olduğuna karar veren tarafın Peter olması yine bizim için açıkça belirtmektedir ki bütün bu sanrılı dünya Peter’in hayal dünyasından daha fazlası de- ğildir. Fakat bu denge oyun içinde son noktaya kadar hassasiyetle korunmaktadır ki oyunun sonunda ortaya çıkan doktor tartışmayı kendi tarafından kapsamlı şekilde savunarak alımlayıcıyı arada bırakmaktadır.

Peter ve Agnes arasındaki insan cinselliğine dair geçen bir konuşmaya baktığımız- da yine Peter’in yitik “erkekliğine” veya tehlike altında hissettiği “erkekliğine” ciddi imalar yapılmaktadır.

"Peter: İnsanın içinde bir merkez vardır.Yani tam olarak kendin olduğun, bozulma mış bir yer. İşte o yeri öylece korumak,kutsallığını bozmamak lazım. Oysa seks ve ilişkiler bu özel alana gölge düşürür. Belki de sadece ben de oluyor. Kendim ol mamı zorlaştırıyor. Aptalca konuşuyorum, değil mi?" (Letts, s. 41)

Yukarıda Peter’in cinselliğe dair söylediklerine yakından bakacak olursak, söyle- diklerinin Camille Paglia’nin erkek cinselliği açısında söyledikleriyle doğrudan ilintili olduğunu görebiliriz.

26

“Erkek, cinsel olarak bölmeli bir yapıya sahiptir. Cinsel organları yüzünden aralık-sız bir doğrusallık, odaklanma, hedeflenme,yönelme düzenine mahkum edilmiştir. Nişan almayı öğrenemezse işeme ve boşalma eylemleri, çocuk gibi üstüne başına ya da çevresini kirletmesine yol açar.” (Paglia, 1996, s. 50)

Paglia’nın erkek cinselliğine dair söylediklerini inceliğimiz zaman görebiliriz ki Peter belli noktalarda cinsel ilişkiden de cinsel ilişki kurulabilecek kadınlardan da uzak durmaktadır. Peter’in cinselliğe dair söylediklerinin hemen ardından yeniden bö- cekler gördüğünü iddia ederek devam etmesi belli alanlardaki kaygılarını böcek üzerinden somuyluyabileceğimiz paranoya duygusuna yansıttığını görürüz. Birinci perdenin sonunda Agnes’in ısrarları üzerine Peter’in başının orduyla dertte olduğu- nu öğreniriz ve ikinci perde açıldığında artık motel odası tamamen Peter’in güdü- münde düzenlenmiş ufak bir labaratuar da içeren bir haldedir, Peter böceklerden kurtulmak için çareler aramaktadır. Parmağını kesip kanını inceler ve o sırada içeri giren Goss ile aralarında geçen konuşmaya baktığımızda Goss’un da paranoyakça düşünme biçimine eğilimli olduğunu görürüz ve bir yandan da dönem hakkında bilgi ediniriz.

“Goss: Herkesin bir televizyonu var.

Yoksa dünyada olup bitenden nasıl haberimiz olur? Belki de şuan da Marslılar dünyamıza saldırmış,şehirde herkesin evden çıkmasını istiyorlar. Peki biz ne yapıyoruz?” (Letts, s.48)

Her ne kadar söyledikleri ironik olsa da hissettikleri konusundan fikir edinmemizi sağlar. Ardından Peter ve Goss arasında geçen konuşmalara baktığımızda Peter’in böcekleri kanında dolaşan, kanıyla beslenen yaratıklar olarak tarif etmesi bize bö- ceklerin temsil edebilceklerini düşündürür. Bu noktada çalışmanın başında belirt- meye çalıştığımız Peter’in “erkekçe” kaygıları devlet ya da ordu mekanizmalarının kaygılarıyle birebir örtüştüğünden kaygılar eşdeğer görünmektedir. Başta Amerika birleşik devletleri de olmak üzere birçok dünya devleti soğuk savaş döneminde belli düşmanları aynı kelimelerle tarif etmekteydi. Peter ve Goss’un tartışmasının ardından eve gelen RC ve Agnes’in doktordan geliyor olmaları ve böceklerin yara- larının kendileri tarafından yapıldığını öğrenmelerine rağmen böcekleri gördüğünü kabul ederek sanrılı düşünme biçimine adım adım geçmektedir ki nitekim oyun sonunda iki karakterin de düşünme biçimleri birbiriyle örtüşecek nitelikte olup yo- koluşlarıyla son bulacaktır.

İkinci perdenin ikinci sahnesinde Peter ve Agnes’in tek konuştukları konunun bö- cekler olduğunu farketmeleri üzerine ikisi açısından da yapılacak fazlaca bir şey kalmamış olup sonları çağrıştırılır niteliktedir. İki karakter de böceklerin derilerin altında olduğuna dair sarsılmaz inançları vardır. Sanrılı düşünce biçimin en ayrıntılı örneği olarak ciddi bir komplo ağı kurarak bütün parçaları bir araya toplarlar ve Ag- nes’in kaybolan çocuğu bir an böceklerle ilişki hale gelir. Çocuğun kaybolmasına “mantıklı” bir açıklama getirilirken bir yandan da bütün parçalar yerine oturur. Dişi böcek Agnes’in vücudundadır ve erkek böcek Peter’in vücududadır. Çiftin cinsel ilişki yaşadıkları sırada çiftleşen böcekeler milyonlarca olup her yanı işgal etmişler- dir ve bu çerçevede Agnes’in oğlu da devlet yetkileleri tarafından Goss kullanılılarak Agnes ve Peter’i bir araya getirmek için kullanılmıştır. Hatta Goss da hapisten bu sebeble salınmıştır. Şimdi her bir konu ayrıntılı bir şekilde incelenmiş ve birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Agnes de başından itibaran sahip olduğu korkularının yerine pa- ranoya duygusunu yerleştirmiştir. Artık oğlunun kaybıyla ilgili bir açıklaması vardır. Fakat son anda ortaya çıkan doktor karşı tezi beraberinde getirecektir ki Peter has- tanede kalması gereken bir ruh hastasıdır. Ama doktoru öldüren Peter’in onun için de getirecek bir açıklaması vardır, çünkü ona göre doktor bir makinedir ve yalnızca söylenmesi planlanan şeyleri söyler. Bütün bu birbirlerine bağlanmış bilgiler ağın- da Peter ve Agnes kendilerini ve böceklerin istila ettiği hotel odasını yakarak yok ederler.

Son olarak Peter’in Agnes’i adım adım sürüklediği paranoyakça düşünme biçimine Peter ve Goss en başından itibren sahiptir. Çalışma boyunca açımlamaya çalış- tığımız haliyle paranoya duygusu ideolojik aygıt olan devlet ve ordu tarafından bireyler üzerinde yaratılır ve tamamen “erk”in yitimine ilişkin olduğu için “erkekçe” bir kaygıdır. Amerika Birleşik Devletleri gibi soğuk savaş döneminde bütün dün- yada ve uzayda yarış vermiş bir devletin bireylerine baktığımız zaman benzer bir paranoyanın ortaya çıkması tesadüf değildir. Mekanla ne kadar bilinçli birleşiyoruz? Dünya insanların yaşadığı yer olduğundan bulunduğumuz her yer bizim için bir mekan haline geliyor. Hızlıca örnekle açıklayacak olursak; Kendimizi büyük bir borç batağı içerisinde düşünelim. Telefonların sürekli alıcılar tarafından meşgul edildiğini ve böyle bir ortamdayken bir yarışmaya denk geldiğinizi ve aşağıdaki soruyu doğru cevaplamanız halinde 1.000.000.000 TL kazanacağınızı düşünün. Bütün her şey tekrar yoluna girecek. Gökkuşağının renk sıralamasını söyleyiniz? Bir de bu soruyu cevaplamanız halinde 100 TL kazanacak olun. Düşünceleriniz daha kontrollü bir hale gelecektir. Herhangi bir teklif olmadan soru sorulduğunda ise o an hangi düşünce yapısındaysanız ona göre bir tepki verirsiniz. Hatta bu sorularla uğraşacak vaktinizin olmadığını bile düşünürsünüz. Yine bir örnek verecek olursak en tehlikeli anları toparlayanlar en soğuk kanlı kalabilenler olur. O kişiler bu mekanın kendiliğinden halini bilerek onun içerisinde hareket etmeyi başarırlar. Durum bildiğiniz bir şey ise işler kolaydır ama yapabileceğiniz bir şey yoksa yine yardım oluşturabilecek koşulları sağlamak yine size kalacaktır. Ortamın gerçekliği seslerimizi yansıtmasından da anlaşılır haldedir. Ortamda bir yankı varsa ve ekosu güzel bir yerdeysek herkes denemeler yapar. Sesin bir yere çarpıp geri dönmesiyle duyulan ikinci sese eko (yankı) denir. Yayılan ses dalgaları duvar, kayalık gibi sert düz yüzeylere çarpınca doğrultularını değiştirirler. ... Yankı ilk sesten yaklaşık 0,1 sn'den daha az bir zamanda gelirse kulak bu sesi, ikinci sesin devamı gibi işitir, buna çınlama denir. Ekolu bir ortam söyleyeceklerimize veya yapmak isteyeceklerimize kadar bir haldeyiz.. Aslında iç içe girmiş bir durumdan sıyrılmak ve gerçeği görerek karar vermek gerekir. O an şarkı söyleme veya herhangi bir şeyler söyleme isteğimizi doğuran mekanın kendisidir. Eğer olanı bilmezsek bu durum bize mekan ile tümden gelenin birlikteliği ile sonlanacaktır. Aslında içten gelen o his bilme, tanıma halidir ve bizim yüklediğimiz anlam ile değer bulurak an'a dönüşür. Mekanla her insan arasında özel bir bağ vardır ve anlardan anlamlar oluşur. Bir şeyi bilmenin korkusu içten içe rahatsız ediyorken bizi aslında kendimizi de alamadığımız, boş bırakamayacağımız yaşamın doldurulması gereken boş raflarıdır.. Yerleştireceklerimiz korkularımız dahil, karar mekanizması olarak işlev gösterir. Verilecek tepkilerin kontrol edilemediğinin bilgisi ve bu tepkilerin geçerliliği, gerçek bilgiye oranla daha kısa ömürlü olmasından sebep kırıklıklar oluşturması gayet normaldir. Bilginin ilk yolculuğu analitik bakışısın temellerini attırır, farkettirmeden. Bu kitapta verilen bilgiler tamamen bireysel bir görüşü ifade ettiği için katılım beklememekle birlikte, kesin böyledir iddaasında da bulunmamaktadır. Zaten cümlelerden de bu açık şekilde belli edilmektedir. Konuların daha derinlerine inmek isteyenler için (bknz. Modern Psikoloji Tarihi.. ) Günümüz teknolojisi içerisinde netlix kullanan herkesin zaman zaman filmin isminin yanında yer alan 5.1 rakamlarını filmin puanı olarak yorumlamamız gibi. Oysa ses sistemini ifade eden bir içeriktir. Veya Çok iyi bir sanatçıya hayranlık duyup rastgele bir gün tanışma veya aynı ortamda vakit geçirme fırsatı olunursa, zihinde canlandırılan bir çok şeyin nasıl da gerçek olmadığını anladığımız anlar gibi.. Pilasebo etkisi çok rahat durumu anlatacaktır. Doğru bildiğimiz şeye inanıyoruz ve yoğunlaştırdığımız enerjiye göre hayatımıza yansımasını görüyoruz. Bu bilginin kendimizi de bildiğimiz kadar hayata yansıtabildiğimiz gerçeğini gözler önüne seriyor. Dans etmeyi öğrenene kadar ne kadar esnek olabileceğinin farkında olmayışın gibi veya hiç beklemediğin anda gelen bir iltifatla güzelliğine tekrar hayran olduğun o an, kendi gerçekliğimizi inşa etmeye başladığımız an ki bu anlar çok kısa bile süren anlardan bile oluşsa örneklerdeki gibi gözlemlenebilir hale gelir. Yüksek farkındalık gerektirir. O an negatif olan hiç bir şey kalmayan andır, kaygılar akla gelmeyi durdurmuştur. Kendimizde yeni bir şeylerin farkına vardığımız anlarda büyük zevk yaşanır. Bu üstün zevk dişil ve eril enerjinin dengede olduğu bireylerde üstün zevke dönüşür.


Yazdığımız temellerde günümüz dili ve örnekleri ile daha kolay anlaşılabilir bir dil kullanılmıştır. Bunun sebebi giderek anlaşılamayan kuşaklar arası dilin aktarılmasında yaşanan zorluklardır. Tüm metin üzerinde ekstra bir süre harcayarak onları anlatmak istediklerimden daha derin anlamı içeren kelimeler ile rahatlıkla değiştirebilirdim. Fakat bunun sadece görüntüye verilen önemi açığa çıkaracağı için ve güzelliğin insan üzerinde neten bu kadar etkileyici faktör olduğunu bildiğimiz için ön yargının bu safhasını hızlı geçmek istiyorum. Ki metin boyunca verdiğimiz örneklerde anlatılmak istenen de gayet açıktır. Verilen kararların kişinin hiç bir konumuna veya tercihine bakılmaksızın, eğer hayatın içerisine gizlenmiş bir kötülük varsa insanoğlunun çıkarları söz konusu olduğunda bunu görmezden gelinebildiğini de biliyoruz. Duygular hem gelir geçerliği hem de mekana göre değişim içerisinde olabildiğine göre amacımız bir tarafı değersiz göstererek, değerlerin saptırılmasına karşı bir duvar örebilmek. Hayal gücümüzle canlandırabildiğimiz, tüm her tarafın beyaz olduğu bir boşlukta durabilme hali. Anlam yüklenmemiş her bilinenin özgürlüğe bırakılması gibi.. bir tek nefesimizle baş başa kaldığımız an, aslında yaşamın kendisi, her tarafı çiçek bahçesi yapabildiğimiz, karanlığın ortasına doğan güneş gibi, aydınlanır her yer.. Aydınlanma metnin de Kant'ın da üzerinde durduğu zihin özgürlüğüne kavuşmuş yaşamlar.. Işık hızını geçmeyi başarmış en sesin bile durgun hale geldiği.. Sessizliğin de, sesin de aynı noktadan hareket ettiğinin fark edildiği anlarda.. Daha önceden ezberlemiş gibi dökülen sözlerin, parmak hareketlerinin, ortamla bütünleşmenin yoğunluğunun hissedildiği anlar.. Hiç bitmesin diye tekrarının olmasını istemediğimiz zamanlar.. bu anlar ile sarhoş gibi hissettiğimiz zamanlar, Dünyaya nasıl bakıyorsak inancımıza göre ona ayak uydurur kalpler. İsimler değişir, duygular değişir, ifade ediliş şekilleri değişir.. Kendimizi bilirsek her şeyi biliriz. Bu duyguyu küçümseyerek dünya teorilerinden bahsetmek, ancak tercih edenlerin savaşı olacaktır. Nasıl ki bir yemeği en güzel yapmanın detaylarını araştıran ile bir uzay araştırması içerisindeyken her iki koşulda da bilinç araştırma yapmayı öğreniyorsa, sonsuzluk meyvesinin hüküm sürdüğü dünyamızda her şey, bir şeyi öğrenmekle başlayacağı için yüceliğini yansıtacaktır.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Kendimle aramda kac dakika var

Hayatımıza ne kadar anlam yükleyebiliyoruz. Eğer bir film olsaydı hayatım ne yorumlar gelirdi acaba diye kaç kere düşünüldü. Hangi anlam enerjisinin içerisinde yaşadığımızı, farkındalık bilinciyle bil

Umut